Akreditasyon: Kalite Kültürü mü, Pahalı Bir Belge Ticareti mi?
YÖK Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar, yükseköğretim sisteminde kaliteyi merkeze alan çalışmaların kararlılıkla devam edeceğini belirtti. Özvar, üniversitelerin doktora programı açma veya yeni akademik birimler kurma süreçlerinde akreditasyon şartını getirdiklerini ifade ederek, 2027 yılına kadar tüm üniversitelerin akreditasyon süreçlerini tamamlamasını beklediklerini söyledi.
Hedef güzel, söylem kalite odaklı. Peki ama gerçekte ne oluyor? Gelin beraber düşünelim.
Sayın Özvar’ın da vurguladığı gibi, YÖK’ün kaliteyi merkeze alma çabası takdire şayan. Ama şu soruyu sormadan edemiyorum: Bu tür tepeden inme, yeterli süre tanımadan getirilen zorunluluklar, üniversitelerde gerçek bir kalite kültürü oluşturur mu, yoksa “evrak üretme” telaşına mı yol açar? Maalesef cevap çoğu zaman ikincisi oluyor. Çünkü kalite kültürü, bir iki yılda, hele hele üç beş ayda oluşabilecek bir şey değildir. Yıllar ister, emek ister, zihniyet dönüşümü ister.
Üniversitelerimizin mevcut durumunu dikkate aldığımızda, onları akreditasyon yoluyla iki yıl içinde çağ atlatarak gelişmişlik düzeyine taşıyabilir miyiz? Yoksa bu süre, sadece bir “zorunluluğu yerine getirme” telaşıyla mı geçecek? İşte asıl soru bu.
Düşünsenize, bir üniversitede akademik personel kalite kavramıyla henüz tanışmamış, fakültelerde süreç yönetimi anlayışı yerleşmemiş.. O kurumun bir akreditasyon ajansından onay alması ne anlama gelir? Maalesef sadece bir “şartı yerine getirme” çabası. Bu çaba da çoğu zaman, danışmanlık firmalarına, ulusal ya da uluslararası akreditasyon kuruluşlarına akan paralarla, onların bilançolarını şişirmekten başka bir işe yaramayan bir sürece dönüşüyor.
Oysa akreditasyon, bir kurumda kalitenin gerçekten var olduğunun tescili olmalıdır. Bir dosya teslimi değil, yaşayan bir sistemin kanıtıdır. Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın temel metinlerinden ESG’nin altını çizdiği gibi: Kalite belgelerle değil, tanımlanmış, ölçülen ve sürekli iyileştirilen süreçlerle ölçülür. PUKÖ döngüsüyle, yani Planla-Uygula-Kontrol Et-Önlem Al döngüsünün düzenli işlemesiyle mümkündür.
Ne var ki bugün geldiğimiz noktada, akreditasyon deyince akla gelen şeyler: Kurumların hazırladığı kanıt niteliği taşıyan dosyalar, doldurduğu raporlar, ödediği yüksek bedeller… Üniversiteler adeta istenen kriterleri karşıladığını ispatlayan “belge üretim merkezi”ne dönüşüyor. Oysa asıl mesele, sistem kurmaktır. Yaşayan bir sistem kurmadıktan sonra en kalın dosyalar bile raflarda tozlanmaya mahkûmdur.
YÖK’ün hedefi 2027’ye kadar tüm üniversiteler akredite olsun. Peki bu sürede, akademik personelin kalite bilincini geliştirmek, süreç yönetimini kurum kültürü haline getirmek mümkün mü? Üniversitelerimizi iki yıl içinde çağ atlatarak gelişmişlik düzeyine taşıyamayacağımız gibi, kalite kültürünü de bu sürede inşa edemeyiz. Ama hakkını verelim pahalı bir farkındalık geliştiririz..
Üniversitelerimiz akreditasyon ajanslarına yüklü paralar ödüyor, danışmanlık firmalarına bütçeler aktarıyor. Bu firmaların ve ajansların kasaları şişerken, asıl olması gereken dönüşüm bir dosya hazırlama telaşında kaybolup gidiyor. Kalite kültürü yerleşmeden, süreç yönetimi oturmadan alınan her akreditasyon belgesi, sadece pahalı bir kağıt parçası olmaktan öteye geçemez.
Unutmayalım ki kalite, bir varış noktası değil, sürekli bir yolculuktur. Bu yolculukta atılacak en önemli adım, belge üretmek değil, sistemi kurmaktır. Aksi takdirde, akreditasyon dediğimiz şey, gerçek kaliteyi yansıtan bir ayna değil, sadece pahalı bir çerçeve olarak kalır.
Ve en acı ironi şudur: Bu çerçevenin içi boş olduğunda, onu duvara asmakla övünürüz, ama aynaya bakıp kendimizi görmeyiz..