Diploma mı, İstihdam mı? Türkiye Yükseköğretimde Yol Ayrımında

Yükseköğretim Kurulu, kısa zaman önce Başkan Prof. Dr. Erol Özvar liderliğinde önemli bir toplantı yaptı. Masada kimler vardı?

Organize Sanayi Bölgeleri Üst Kuruluşu yöneticileri, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı temsilcileri, rektörler…

Konu neydi?

Organize Sanayi Bölgelerinde Meslek Yüksekokullarını yaygınlaştırmak.

Şimdi burada durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

YÖK neden böyle bir adım atma ihtiyacı duydu?

Çünkü ortada inkâr edemeyeceğimiz bir gerçek var.

Türkiye’de üniversite sayısı arttı. Mezun sayısı arttı. Diploma sayısı arttı.

Ama sanayici hâlâ “nitelikli eleman bulamıyorum” diyor.

Genç mezun ise “iş bulamıyorum” diyor.

Bir yerde bir kopukluk var.

Bu kopukluk, eğitimin üretimden uzaklaşmasıdır.

Müfredatın saha ile yeterince konuşmamasıdır.

Diplomanın istihdam garantisi anlamına gelmemesidir.

Meslek yüksekokulları yıllardır sistemin en kritik ama en ihmal edilmiş alanlarından biri oldu. Oysa gelişmiş ekonomilere baktığınızda ara kademe teknik uzmanların üretim gücünün bel kemiği olduğunu görürsünüz.

Bizde ise çoğu zaman MYO’lar, tercih sıralamasında “zorunlu durak” gibi algılandı.

Şimdi YÖK’ün yaptığı hamle aslında şunu söylüyor:

Eğitimi kampüsten çıkarıp üretimin içine taşıyalım.

Öğrenciyi teoriden doğrudan uygulamaya bağlayalım.

Sanayiyi yalnızca “staj kapısı” değil, program ortağı yapalım.

Bu bakış açısı, basit bir okul açma meselesi değil.

Bu yaklaşım, yükseköğretimin yönünü yeniden tanımlama meselesidir.

Çünkü bugün Türkiye’de asıl sorun işsizlik kadar “nitelik uyumsuzluğu” sorunudur.

Bir tarafta diplomalı işsizler,

Diğer tarafta açık pozisyon dolduramayan işletmeler.

Demek ki mesele sayı değil.

Mesele, doğru yerde doğru yetkinlik.

Organize Sanayi Bölgelerinde konumlanan MYO modeli, doğru uygulanırsa üç şeyi değiştirebilir:

  • Birincisi, gençlerin mezun olur olmaz iş hayatına geçiş süresini kısaltır.
  • İkincisi, sanayinin dönüşüm sürecine (dijitalleşme, otomasyon, yeşil üretim) nitelikli insan kaynağı sağlar.
  • Üçüncüsü, üniversite-sanayi iş birliğini söylemden eyleme taşır.

Ama burada kritik bir nokta var.

Bu tanımlanan model sadece fiziki olarak OSB’nin içine taşınmakla başarılı olmaz.

Müfredat birlikte yazılmalı.

Öğretim elemanları saha deneyimine sahip olmalı.

Performans ölçütü “mezun sayısı” değil, “istihdam oranı” olmalı.

Ankara’dan verilen mesaj şu:

Nicelik döneminden niteliğe geçiş arayışı başlıyor..

Şimdi asıl soruyu size bırakayım:

Üniversite, diploma veren bir kurum mudur?

Yoksa üretimle birlikte değer üreten bir yapı mı olmalıdır?

Türkiye’nin önümüzdeki on yılı bu soruya vereceği cevapla şekillenecek.